Kapımıza Değil, Kalbimize Vuran Buyursun

Ey arkadaş!

İnatlaşmayı bir kenara bırak!

Nefreti, kini, husumeti kalbinden defet!

Çıkarcılığı, yağcılığı, menfaati terk et!

Biraz da gönül telinden çal. Ayrımcılıkta ne fayda gördün ki? Birleştirici olmayı dene.

İnsanlarla ilişkilerin düşmanca değil kardeşçe olsun.

İnsan olma amacından sapma, insan olmanın sevincini yaşa.

Bu bencilliğin ile daha ne kadar ileri gidebileceksin ki? “Ben” merkezini değil “biz ” merkezini kendine rota tut. İnan ki o zaman daha mutlu olacaksın. Üç günlük dünyanı harap etme. Kendi kendine verdiğin zararı kâra çevirmenin zamanı gelmedi mi?

“Kendini yorma boş yere, hem sana ne benden?” diyorsun.

Zaten hep “Sana ne? Bana ne!” vurdumduymazlığı bizi perişan etmedi mi?

Hipnotize edilmiş gibiyiz. Her şeyi o kadar çabuk kulak ardı ediyoruz ki şaşırıp kalmamak elde değil!

“Kişi özgürlüğü ” diye bir şey varmış. İnsanları özgür bırakmak gerekmiş. Kimseyi yaka paça tuttuğumuz yok. İnsanca yaşama adına mücadele vermek bile suç! “Sana mı kaldı?” Çok biliyorsan kendin yap!” böyle itici sözlerle bir yere varamayız.

İnsanların kötü yönlerini yüzlerine vurmak hoş değildir. Böyle bir edepsizlik içerisinde de olmayacağız. Sadece insanları iyiliğe şevk etmenin gayreti içinde olacağız.

“Ey akıl sahibi!

Gül dikenle beraber bulunur.

Senin dikenle ne işin var, gülü demet yap…

Eğer tabiatında yalnız kusurları görmek varsa

Tavus kuşunda çirkin ayaktan başka bir şey göremezsin.”

Şeyh Sadi Şirazi

Biz dikenlere değil güle sevdalıyız. Gülde diken vardır biliriz, gül demetlemekten vazgeçmeyiz.  İnsanları dikene değil gül kokusuna davet ederiz.

Mevlana “gel” diyerek nasıl ki insanları gül kokusuna davet etmişse biz de öyle yaparız.

Müslüman böyledir. Kötülüğü açığa çıkartmak için değil, iyilikte yarışmak için iman dolu gönül taşır. Müslümanın gösterişle işi olmaz. Tevazu içerisinde yaşar. İnsanlara kendini beğendirmeye çaba harcamaz. Ya göründüğü gibi olur, ya da olduğu gibi görünür.

“İlmini, dindarlığını gösteriş olsun diye yapan kimse harmanı biriktirip ateşe veren gibidir.” Şeyh Sadi Şirazi

Müslüman sevgi dolu bir gönülle insanlara yaklaşır. Bir kötülüğü ortadan kaldırabilirse sevinir. Kaldıramazsa gönlü daralır. 

İnsanlarla yardımlaşmak, paylaşmak için emek harcar.

Sen şimdi sana elimi uzattığım için mi bana yüzünü ekşitiyorsun? “Benim hayatım” basitliğiyle sözümü dinlemiyor, kulak tıkıyorsun.

Davetime bunun için mi icabet etmiyorsun?

Benim değil de seni kullananların, ideolojik fikirlerle seni tutsak edenlerin peşinden mi gidiyorsun. Eyvallah, yolun açık olsun!

 “İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.”

Cemil Meriç

İnsanlar kendilerini kullandırmayı ne de çok seviyor! Sevilmekten ziyade nefret edilmeyi meşru gördüler. Üstadın dediği gibi eşyalara verilen değer, insana verilen değeri çoktan geçti, tur bindirdi bile denebilir.

İnsan, insanı sevmiyor eşyayı, dünyayı sevdiği kadar.

Madem Cemil Meriç üstada söz verdik, onun açtığı yoldan geçtik işte yürekleri sersemleten, insanı tefekküre zorlayan muhteşem bir tespiti üzerinden “Namaz kılan bir toplumun psikolojiye, zekât veren bir toplumun da sosyolojiye ihtiyacı yoktur…” yazımı toparlayayım.

Bizim hem psikolojiye hem de sosyolojiye o kadar çok ihtiyacımız var ki! Demek ki namazlarımızda ve zekâtlarımızda sorun var. Güle değil de dikene takılı kalmışız. Gül koklamayı bırakıp, elimize batan dikenlerle meşgul olmuşuz.

Yazık bize!

Kapımıza değil, kalbimize vuranlara gönlümüzü, soframızı, meclisimizi açmamız gerekiyor. Yoksa gidişatımızın sonu uçurumdur.

Güzel esintilerle, yakut tepsilerle tüm benliğimizi kuşatmaya hazır olan Ramazan ayının bereketini yaşamaya başladığımız bu günlerde gönül muhasebemizi yapıp, eksik ve noksanlarımızı giderebilme ümidiyle tüm okurlarıma gönül huzuru diliyorum.

Reklamlar

Ben Topraktan Bir Canım

Orhan Gencebay’ın eserinden esinlenilmiştir.

Çilesini çeken bilir. Anlatmak zor, yaşaması daha da zordur yaşadıklarımın. Ben toprağın sinesinde insan denilen bir canım. Taş değilim! Sevdan beni yerden yere vurmuş olsa da insanlık vasfımı kaybetmiş değilim. Hem düşünür, hem severim budur taştan farklı yanım. Beni bir taş olarak göremezsin! Seni sevmekle insanlığımı kaybedeceğimi mi sandın? Sen bana ne çile çektirmiş olursan ol ben insanlığımı korumaya devam edeceğim.  Her maddenin zerresini bedenimde taşıyorsam böyle olmam gerekir. Sende artık bunu farkına varmalısın.

Sevda yürekten yüreğe açılan bir köprüdür. Sen o köprüyü yıkmaya çalışsan da benim yüreğime zarar veremezsin. Beni insanlığımdan çıkartamazsın.

Ben ne bir taş, ne bir ağaç, insanlığımla insanım. Bu ruh halimi bozmaya senin gücün yetmez. Seni sevmeye devam edeceğim gibi seninle geçirdiğim güzel günleri de unutmayacağım.

Sevmek sabır işidir. Her türlü zorluğa göğüs germek gerekir. Ben topraktan bir canım senin gibi. Sana çile çektirmek düşüyorsa bana da sabretmek düşer. Bunu sende çok iyi biliyorsun. Beni ezip çiğnesen ne fark eder yolun gibi ben yine sabrederim. Geçmişte yaşanan kötü anıları da unutmak gerekir. Dil söylemiş, kalp kırılmış olsa da artık tüm bunlar geçmişte kalmıştır. Ha bir eksik, ha bir fazla ne fark eder derdim gibi onları da unuturum. “Sana yaptığım onca kötü şeye karşılık beni sevmeye devam mı ediyorsun?” dersen evet sevmeye devam ediyorum. Sen asabi de olsan, seninle kavgalarımız da olsa, vefadan yoksun da olsan seviyorum.

Ben seni her halin ile seviyorum, toprak gibi bağrıma basmak istiyorum.

Saçma buluyorsun, anlam veremiyorsun, “Nasıl olur?” diye kendine soruyorsun. “Beni halen nasıl sevebilir? ” diye düşünüyorsun. Ben ise yaşadıklarımızı unutup, sevgimle kollarımı açmış seni bekliyorum.

Benim aşkta tek dileğim sensin. Seni öyle seviyorum ki kusurlarını görmez olmuşum. Seni toprak gibi sevmem de bu yüzdendir. Bana ne yaşatırsan yaşat ben sana her zaman muhtacım. Sensiz olamam. Benim cefada örneğim, sevdiğim. Seni seven bu âşığı daha fazla bekletme. Ağlatmayı hüner bilen sevdiğim! Senin uğruna döktüğüm gözyaşları yetmedi mi? Senin için ağmalarımın sonu gelmeyecek mi? Benim vefasız sevdiğim gel artık. Gel gel gel…

Ben senden başkasını sevemem. Senden başkası ile mutlu olamam. Affetme beni sensiz gülersem. Gel gözyaşlarıma son ver. Mutluluğu özleyen şu gönlüme neşe ver. Affetme senden bir şey gizlersem. Yeter ki gel. Yanımda ol sana karşı gizlim saklım olamaz. Gel! Bitsin bu sıkıntılarım, acılarım, kederlerim.

Aşkın ecel olsa bile gel. Sevdan beni günden güne eritip bitiriyor. Ecelim olacaksan ol! Affetme senden sonra can verirsem…

Ben sensiz olamam! Senden ayrı kalamam!

İstemem sensiz olan kaderi. Sensiz sarayları, tahtları istemem. Sensiz baharı, yazı istemem. Sen olmazsan benim için her şey tatsız ve anlamsızdır.  Ver bana sana gelen dertleri onları da yükleneyim. “Gelemem seni daha fazla üzemem artık” deme. “Seni üzdüğüm yeter, benden sana fayda yok!” diye ayak direme! Olsa bundan daha beteri ben çekmeye razıyım. Senden gelen her derde, sıkıntıya hazırım. Eskisi gibi yaparım, dert yanarım sanma! Affetme sana şikâyet edersem. Seni öyle özlüyorum ki pişmanlığım daha da artıyor. Keşke sana “Yeter sus artık, bıktım senin şu dırdırından” demeseydim. Çok pişmanım. Sabırlı olup sürekli sıkıntı çıkartmana dayanmalıydım. Pes edip sinirlenmemem gerekirdi. Beceremedim, seninle vakit geçiremedim. Senin isteklerine karşılık veremedim, senin beklentilerine karşılık veremedim. Hep kendimi düşündüm.

Kabul et ki sende beni çok zorladın. Tahammül sınırımı aştığım zaman bile bana nefes alma şansı tanımadın.

Bahtımdaki yalnızlık seni bana getirdi. Sevdim, değer verdim sana. Seni sahiplendim. En kıymetlim yaptım seni. Aşkı senle tanıdım. Vuruldum sana. Senden önce kıymetsiz, değersiz biriydim. Seninle değer buldum, kendimi buldum. Bahtımda ki acılar seni bana getirdi. Acılar içinde kıvranıp, hayata küsmüşken tanıdım seni. Bizi bir araya getiren Kudret sevdirdi seni bana. Delicesine sevdim. Ölesiye sevdalandım. Kör kütük âşık oldum. Aşkın ile bütün dertler anlamını yitirdi. Dertlerimi unuttum. Seni buldum, sen oldum. Her şeyimde sen vardın. Canım, kanım her şeyim sendin.

Niye ayrılık girdi ki aramıza? Kavgaya, gürültüye ne lüzum vardı? Sevmeye devam etmek yerine niye didiştik? Neyi üleşemedik?

Geri adım atmamız, susmamız, hatamızı anlamamız bu kadar mı zordu?

Ufacık şeyleri bir anda parlatıp kocaman yapmak bize ne fayda sağladı?

Şefkatin yerini nefret niye aldı?

Sevdamıza ne oldu?

Razıyım senden gelen her şeye gel yeter ki sen. Hatalarımın farkındayım. Sevgimle, şefkatimle seveceğim seni bundan sonra. Senin tüm kaprislerine göz yumacağım. “Kes dırdır etmeyi ” demek yerine “Gel oturalım, konuşalım” diyeceğim. Razıyım aşkın ile ölmeye inan ki değiştim. Bu ayrılık beni değiştirdi. Seni de değiştirmiştir! Ayrılığın ne anlamı var. Gel bir olmaya devam edelim. Senle geçen bir günümü öyle çok özlüyorum ki. Böyle bir güne o kadar hasretim ki değişmem senden sonra can vermeye. Gel artık.

Ben topraktan bir canım ne taşım ne de ağaç! Gücüm tükenmeden gel sarılayım sana ve bir ömür mutlu olalım…

İran Türklerinin Stratejik Önemi

Türkiye’de güçlü bir milliyetçilik damarı bulunmasına rağmen, Oğuz boyundan gelen ve sayılarının 35-40 milyon arasında olduğu tahmin edilen İran Türkleri unutulmuş veya ihmal edilmiştir.[1] Bugün, Türkiye’de “Türk Dünyası” ile ilgili olarak yapılan ulusal ve uluslararası toplantı veya konferanslarda İran Türklerinden doğru düzgün bahsedilmemektedir.[2]

Ortadoğu coğrafyasında önemli bir aktör olabilecek bir konuma sahip olan İran Türklerini kaderine terk etmek ve onlarla tarihi bağı koparmak, toplumsal ve siyasi olarak bir başarısızlıktır. 1925 yılına kadar 1.000 yıl boyunca İran’ı yöneten, sadece 100 yıldan az bir süredir yönetilen konumunda olan İran Türklerini daha iyi tanımamız ve dış politika stratejimizde onlara daha fazla yer vermemiz gerekiyor.[3]

Başta Güney Azerbaycan Türkleri olmak üzere Türkmenler, Kaşkaylar, Horasan Türkleri, Halaçlar, Sungurlar, Ebiverdiler, Kazaklar ve Özbekler gibi Türk boyları İran’ın değişik bölgelerinde yaşamaktadırlar. İran’ın her bölgesinde Türk varlığı bulunmakla birlikte, Türklerin Güney Azerbaycan (Kuzeybatı), Güney Kaşkay, Kuzeydoğu Türkmen Sahra ve Horasan Bölgelerinde yoğunlaştıkları görülmektedir.[4]

İran’ın farklı bölgelerindeki Türk nüfus oranları

İran’ın farklı bölgelerindeki Türk nüfus oranları (Kaynak: Vikipedia)

İran’da yaşayan Türklerin büyük bir çoğunluğu, ülkenin resmî mezhebi olan Şiî­liği (İran nüfusunun %42’si) benimsemiştir. Ülkede Sünnîlik, Muse­vilik, Hıristiyanlık ve Zerdüştlük de yasaldır. Türkler ve Kürtler arasında mensupları bulu­nan Şiîliğin Heterodoksi yorumu da sayılan Alevîlik, Kızılbaşlık, Bektaşîlik diye de adlan­dırılan anlayışlar ise yasadışı sayılarak tanın­mamaktadır.[5]

İran’a yapılan ilk Türk göçleri ve yerleşimlerinin “Kırmızı” ve “Ak Hun” gruplarının gelmeleriyle gerçekleştiği bilinmektedir.[6] Türklerin İran coğrafyasına köklü bir şekilde yerleşmeleri ve burada hâkim unsur olmaları, İslâm’ı kabullerinden sonra (8. yüzyılın başlarında) mümkün olmuştur.

İran, Selçuklular tarafından Anadolu’dan önce Türk yurdu haline getirilmiştir. Moğol istilaları ile bölgeye Moğollar tarafından Türkistan Türkleri getirilmiştir. Anadolu, Türk yurdu haline gelince değişik dönemlerde de İran’a Türk göçleri olmuştur. Türk hakimiyeti döneminde İran, tarihinin her yönden en muhteşem dönemini yaşamıştır. Türklerin İran’ı yurt edinmeleri, 20. yüzyıl başlarına kadar devam etmiştir. Bu süreçte Türk Hanedanlar tarafından yönetilen İran da, Türkler dili, edebiyatı ve sosyal hayatı belirlemişlerdir.

İran Türkleri için dönüm noktası, Şah İsmail’in Anadolu’dan topladığı Türkmen beyleri ile Safevi Devletini kurmasıdır. Şah İsmail, bu davranışı ile Müslüman ve Türk olan iki devletin (Osmanlı – Safevi) karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. İki Türk devletinin siyasî ilişkilerindeki kopuş, aynı zamanda tesiri günümüze kadar devam eden kültürel kopukluğa da sebep olmuştur. İki ülke arasındaki anlaşmazlıklar ve çekişmeler, her ne kadar siyasî veya dinî (mezhebî) sebeplere dayansa da, sonuçları itibariyle Anadolu Türklüğü ile İran Türklüğünü birbirinden büyük ölçüde habersiz kılmıştır. Bugün bile, iletişim ve haberleşme imkânlarının muazzam ilerlemişliğine rağmen Türkiye Türklüğü, İran’daki Türklerin ahvalinden bîhaberdir.

İran’ı büyük ölçüde Alevileştiren (Şiileştiren) gelişme, Safevi Devletinin kurulması olmuştur. Bu, bir kırılma noktasıdır. Bugün dini anlamda yaşadığımız ayrılıklar, mezhep çatışmaları ve savaşlarının temelinde bu kırılma vardır. İran Devletinin temel kodlarını bir şekilde Türkler belirlemiştir. İran Devletinin dinini, kültürünü ve bürokratik yapısını incelersek; Türk ve Türkmen izine rastlarız. Bu yüzden olsa gerek, Pehlevi Hanedanı kurulunca müthiş bir Türk düşmanlığı ve aşırı bir Fars milliyetçiliği politikası güdülmüştür. Pehlevi, saltanatı boyunca dilleri ve benlikleriyle İran Türklerini ortadan kaldırmayı amaçlayan asimilasyon planını, olanca vahşeti ile kanlı bir şekilde uygulamıştır.

1979’dan sonraki İran rejimi de, Türkler üzerinde güvenlik baskısı kurmuştur. 1997’den itibaren Türkler, Hatemi’nin iktidara gelmesiyle kendi dillerinde gazete ve dergi çıkarmaya başlayabilmişlerdir. Ahmedinejad iktidara gelince, bu iyileşme süreci yine zayıflamaya başlamıştır. İran Türkleri dağınıklık olduklarından ve kendilerini temsil eden bir siyasi lider bulunmadığından, siyasi alanda istedikleri etkinliğe sahip olamamışlardır.[7]

İran’da Azerbaycan Türkleriyle birlikte diğer tüm Türk grupların nüfusunun 35-40 milyon arasında olduğu bilinmektedir. Bu hesaba göre İran nüfusunun yarısı Türk’tür.[8] Güney Azerbaycan bölgesi, bu sebeple İran için hayati bir öneme sahiptir. Çünkü Güney Azerbaycan’ın İran’dan ayrılması durumunda, İran’ın Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan ile sınırı kalmayacaktır. Türkiye Devleti’nin siyasi sahada mezhep politikası gütmediği sürece İran’da eli güçlüdür. Türkiye bu anlamda, İran Türklerinde milli bilinç oluşması için yardım edebilir. Milli bir TV kanalı kurabilir. Siyasetten uzak, Azerbaycan Türkçesi ile sadece kültürel içerikler yayınlanacak bir TV kanalı, milli bilincin oluşmasında çok etkili olabilir. Uydudan izlenen Türk kanalları dil açısından İran Türklerine büyük faydalar sağlayıp, çocukların daha ilkokul çağında İstanbul Türkçesi konuşabilmelerine faydası olsa da, milli bilinçlenme anlamında bu kanalların bir faydası olmamaktadır.[9]

Güney Azerbaycan’da yaşanan karikatür krizinde (2006) Azeriler için “Hamamböceği” iması yapılması[10] ve olaylarda hayatını kaybedenlerin olması, İran Türklerinin milliyetçi duygularının güçlenmesine vesile olmuştur (detaylı bilgi için dipnota[11] bakınız). Bu olayların sonuçları incelendiğinde, İran Türkleri için Şiiliğin tek birleştirici güç olmadığı ve İran Türklerinin bağımsızlık fikirlerinin öne çıkmaya başladığı gözlemlenmiştir. Bu sonuçlar da, Türkiye’nin bölgede önemli bir aktör olmasına fırsat tanımaktadır.

Netice itibariyle Türkiye–İran ilişkileri, İran Türkmenleri bağlamında yeniden kodlanmalıdır. Türkiye, İran Türkmenlerinin haklarını savunmalı ve onların varlığından aldığı güçle bölge siyasetinde daha aktif ve belirleyici bir güç olmalıdır. İran Türkleri birlik olurlarsa, İran siyasetinde etkili olabilir, Irak ve Suriye’deki mezhepsel savaşların önüne geçebilir ve Ortadoğu da huzur ortamının yakalanmasına katkı sağlayabilirler.

İlk Yayın yeri: http://sahipkiran.org/2017/08/26/iran-turklerinin-onemi/

Dipnotlar

[1] http://sahipkiran.org/2017/08/03/iran-turkleri/

[2] http://www.akademikortadogu.com/belge/ortadogu2%20makale/turel_yilmaz.pdf

[3] http://sahipkiran.org/2017/08/03/iran-turkleri/

[4] http://www.yeniturkiye.com/samplechapters/82/012.pdf

[5]  İran Türkleri – Bilgehan Atsız Gökdağ

[6] http://www.akademikortadogu.com/belge/ortadogu2%20makale/turel_yilmaz.pdf

[7] http://www.21yuzyildergisi.com/assets/uploads/files/309.pdf

[8] https://www.stratejikortak.com/2016/03/iran-turklerinin-turkiyeye-bakisi.html

[9] http://sahipkiran.org/2017/08/03/iran-turkleri/

[10] https://www.turkcebilgi.com/iran_karikatür_krizi

[11] “12 Mayıs 2006 Cuma günü İran Devleti’nin resmi yayın organı olan İran Gazetesi’nin çocuk özel sayısında “Hamam Böceklerinin Bizi Böcekleştirmemesi İçin Ne Yapmalıyız!” başlıklı bir makale yayınlandı. Bu makalede hamam böceklerini yok etmek için çocuklara sekiz yöntem öğretilmekte ve her yöntem de bir karikatürle gösterilmektedir. Karikatürün birinde çocuğun biri hamam böceği ile konuşmakta, yalnız çocuğun dilini anlamayan hamam böceği Türkçe “NEMENE?” diye sormaktadır.[Güney Azerbaycan’ın çoğu bölgesinde “NE?” sorusu “NEMENE?” şeklinde ifade olunur]. Ayrıca bu karikatürün altında hamam böceklerinin dillerinin çok zor ve kuralsız olduğu ve dolayısıyla çoğu hamam böceğinin kendi dilinde konuşmak istemediği izahı verilmiştir.

Hamam böceklerini yok etmeye önerilen yöntemler, daha çok siyasi muhalif güçleri yok etmeye yarayan yöntemlere benzemekle beraber yöntemlerin birinde insan dışkısından beslenen böcekleri yok etmek için bir süresine tuvalete gidilmemesinin yeterli olacağı söylenmektedir. İran’ın siyasi ve toplumsal ortamı ile tanışık olan herkesin yazarın Türkleri kastettiğini anlayacağı kesindir. Söz konusu yazının yayınlanmasından birkaç gün sonra aynı gazete aynı yazardan “Cengiz Ölüyor” adlı Türklere hakaret içerikli bir yazı daha yayınlamıştır.” Kaynak: http://www.yenidenergenekon.com/687-iranda-turk-dusmanliginin-kokleri/

Gönülden Dimağa

Kalbine yeterince yatırım yapmayan, insanlara sevgi beslemeyen, onlara gereken saygıyı gösteremeyen, kendini beğenen – ilmiyle övünüp makamına güvenen insanların içindeki ses ‘bencilliği’ savunur. Bu insanlar bencil olduklarından özgürlük kavramına gereken özeni göstermezler, mahremiyete dikkat etmezler ve en kötüsü ‘kadın – erkek algıları’ nefsani olur. Evliliğin ciddiyetine dikkat etmezler ve bu yüzden çoğu kez eşlerini aldatırlar. Erdemli yaşamın güzelliği ise umurlarında olmaz. Kişilikleri ile insanlara itici gelirler lakin konumları sebebiyle insanlar onlara bir şekilde muhtaç olduğundan bu iticiliklerine rağmen insanlar o kişiye hizmet etmeye mecburdur. İçleri sinmese de her türlü hizmet bu tipteki insanlara sorunsuzca yapılır. Lakin kibirleri ile cehaletleri çok açık ortada olduğundan hizmet edenlere karşı acıma duygularını da kaybettiklerinden ‘köle – cariye’ mantığı insanın ruhuna işler ve ne yazık ki bu mantık algısı insanoğlunun ‘döngüsel sorunu’ olmaya devam eder.Cehaletin bilgeliği,tarih ötesine taşarak zamansal boyuttan soyutlanır ve insanın ruhuna tutunur. İsimler değişir, toplumlar dönüşür, medeniyetler kurulur – yıkılır lakin insanın ruhuna sinen cehalet imkân buldukça insanda varlığını sürdürür.

Bozuk Satıh

“Düşüncelerimin esiri miyim? Esir olan düşüncelerim mi?” “Bu duyguya ne zaman kapıldım bilmiyorum. Sanırım epey zamandır bu sorular benimle birlikte yol alıyor. Esareti sevmediğim doğru. Düşünmekse vazgeçmesi zor bir zevkim. Yanlış olan bir sürü şey var hayatta ve benim artık tahammülüm kalmadı. Dur diyesim var hayata. El freni avucumda bekler gibi. Gaz pedalına kim basıyorsa ona büyük nefretim var. Kim bu yanlışların müsebbibi söylesene!”

Uzun süre sessiz kaldıktan sonra söz sırası kendisine gelen ve bu arada gözü de yol kenarındaki tabelada olan Behçet “ Bozuk Satıh yazıyor tabelada yavaşla biraz” diye arkadaşını uyardı. Konuşmasına devam edecekti ki Necat buna müsaade etmedi. “Gördüm tabelayı. Hayat böyle işte, bozuk! Düzelmeye de hiç niyeti yok. İnsanlar hayata alışmış, tangır tungur gidiyorlar. Baktın bozuk satıh var yavaşla öyle ya! Kendine ve çevrene zarar verme. Nerdeee! Üşeniyor yavaşlamaya. Nereye yetişeceksin? Ulan biraz etrafına bak, neler olup bitiyor. Haksız mıyım Behçet? Sen de dut yemiş bülbül gibisin bugün ha! ” Behçet durur mu aldığı pası gol yapacak fırsat ayağına gelmişken.

“Ya hu bir saattir konuşuyorsun. Konuş ona da bir şey diyeceğim ama bu ne arkadaş ya! Konuşmanın da bir yeri yurdu var. Uzun yolda kafamı şişiriyorsun. Ona da eyvallah. Be mübarek “ Bozuk satıh” tabelasını gördüm diyorsun niye hız kesmiyorsun? Hayır! Zaten beş para etmez arabana binmişim, her yeri ayrı oynuyor. Söylesene kafamı kırma niyetinde misin? Kaç kez sağa sola savruldum, kafamı vurdum. Ayağının altında fren diye bir şey var değil mi? Konuştuğunu önce kendin uygula be adam.” Öfkeden çıldırmış gibiydi Behçet. Sinirden yüzü kıpkırmızı olmuştu. Necat sanki Behçet’i hiç dinlememişti ve gayet sakin hızını düşürmeden yoluna devam ediyordu. Bu durum Behçet’i daha da kudurtuyordu.

“Hayırdır Behçet, Bir yerin mi acıdı?”

Behçet neredeyse arabanın içinde tepinecekti ama boyu uzun olduğundan araba da küçük olduğundan zor sığdığı koltukta içinden “Tövbe estağfurullah” çekerek“ Benimle alay mı ediyorsun yoksa ne yaptığının farkında mı değilsin? Hızlı gidince madalya mı takacaklar, yavaşla biraz.”

“Fren tutuyor demedim ki sana aksine tutmuyor dedim. Hatta el freni avucumda bile dedim”

“Tuuu Allah belanı vermeye!”

Necat gözünü yoldan ayırmadan unuttuğu bir şeyi anımsar gibi “Ne diyordum ben. Şey tamam. Bu insanların bir yere yetişme arzusu beni delirtiyor. Hayatı yavaş ve sindire sindire yaşamak gerek.”

Korku ve endişe biraz da şaşkınlıkla arkadaşının konuşmasını dinleyen Behçet “Hey Allah’ım! Dili ne söylüyor kendi ne yapıyor. Onu bunu bırak da fren bozuksa son duamızı edelim” diyerek sıkıştığı koltuğa gömülmeye çalıştı. Necat hiçbir şey yokmuş gibi sakinliğini korumaya devam ediyordu. Gülümseyerek “Niye ki?” dedi.

Behçet umutsuzca ve telaşlı bir ses tonuyla “Az sonra inişli virajlar başlayacak” diyebildi. Necat gayet sakin ve kendinden emin bir şekilde “Biliyorum” deyip yolun boş ve düz olmasını fırsat bilerek gaza yüklendi. Behçet arabanın daha da hızlanmasını görüyor, arkadaşına şaşkınlıkla bakıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kırk yıllık arkadaşı Necat’ı tanımasa intihar edeceğini bile düşünebilirdi. Duydukları ile gördükleri uyuşmuyordu. Fren bozuksa niye hız yükseltiyor? Yolun ilerisini biliyor neden yavaşlamıyor? Çok tuhaftı. “Adamı deli etme yavaş git bari!” derken sesi korkudan titriyordu.

Necat hız limitlerini zorladıktan sonra bir kamyonun şerit değiştirdiğini görüp gazdan ayağını kesti. “Niye bu kadar korkuyorsun ki? İlk kez arabama binmiş de değilsin? Şurada bir şey anlatıyorum. Yok bozuk satıh, yok yavaşla, ilerde inişli viraj var. Başına güneş mi geçti? Hayırdır yani ne bu telaşın anlamadım ki? Yavaşlamak gerekirse fren denen bir şey var. Basarım.”

“Çıldıracağım! Bozuk frene bassan ne olacak?”

Necat frene basıp arabayı uygun bir yerde durdurduktan sonra “Arabanın freni bozuk demedim ki ben sana. Öyle olsa yola çıkar mıyım? Âlem adamsın vesselam. Bozuk olan insanlığın freni! Sen beni hiç dinlemiyorsun galiba!”

“Yok yok! Anladım ben seni Necat. Sen beni delirtmek için çağırdın yola çıkardın!”

“Yoldan çıkarmadım ya dediğin gibi işte seni yola çıkardım havan değişsin diye.” Sinirleri iyice gerilen Behçet “Necat sus Allah aşkına yoluna devam et. Eşeklik bende, fırıldak adamla yola mı çıkılır? Otur evinde oh mis ne güzel. Macera aramaya ne gerek var.” Behçet konuşurken yola devam eden Necat az ilerideki tabelayı işaret ederek “Bak yine Bozuk Satıh! İnsana küfreden gibi! Sıkı tutun Behçet son sürat gideceğiz…”

“Sana da, arabana da, sathına da…”

Neşesi yerinde olan Necat arkadaşının savurduğu kötü sözlere gülerek “İşte böyle Behçet, hiç hızını kesme. Bu hız iyi! Ağzına sağlık! ” deyince Behçet arkadaşının boğazını istemsiz sıktı

“Allah’ım sana geliyorum!”

Canı biraz yansa da keyfinden hiçbir şey kaybetmeyen Necat yolu işaret ederek arkadaşından kurtuldu. “Bence imana gelmen iyi de! Elin kolun doğru dursun bak bozuk satıhtayız zaten ne olur ne olmaz. Benden söylemesi…”

“Âlem adamsın vesselam, insanı sinir ediyor bir de gülüyorsun.”

“Ağlanacak halimize gülüyorum. Sen gözünü yola verdiğin kadar kalbini bana verseydin niye güldüğümü anlayacak sinirlenmeyecektin. İnsanlar da senin gibi hemen gördüğüne tepki veriyor, müdahil oluyor. Oysa biraz yavaşlasa, iyice bir dinlese, anlasa işin öyle olmadığını kavrayacak. Aceleci olduğumuz için çok çabuk hüküm veriyoruz, yanlış yollara sapıyoruz. Beni dikkatli dinlemediğin için panik yaptın, yanlış anladığın için tepki verdin. Boğazıma bile sarıldın. İnsanların içine düştüğü durum beni çok düşündürüyor Behçet. Bir çıkış yolu arıyorum insanlık adına ama bulabilmiş değilim. Her yer bozuk satıh! Şiir gibi akıp giden bir satıh arıyorum. Uzun uzun düşünüyorum. Satıh mı bozuk, insanlar mı bozuk?

*Tahrir Dergisi 10. Sayı

Eşitsizlik Teorisi

Kim demiş insanlar eşittir diye? Her birinin bir diğerine göre farklılığı vardır. Ruhen, bedenen ve fikren insanlar eşit değillerdir. Hem eşit olduğunu düşünsek bile bu neyi değiştirir ki? Sosyal statü noktasında insanlar eşit haklara sahip olabilirler. Bu haklar bile insandan insana değişkenlik gösterir. Hepimizde insanız lakin falanca ve filanca seni hep ezip geçer. Niye? İnsan olarak senden farkı olmasa bile konum veya makam olarak senden üstündür, önceliklidir.

Eşitsizlik olağandır ve meşrudur. Hakkaniyet korunduğu sürece eşitsizlik insanların en çok isteyecekleri haktır. Baba ile oğlunun eşit olması nasıl düşünülebilir? Baba oğluna karşı sorumludur fakat oğlundan konum olarak üstündür. Oğlu, babaya zimmetlidir ve aynı zamanda annesine de zimmetlidir. Ailede eşitlik değil adalet vardır. Bir başkasının sorumluluk alanına girmek, hak sahibini yok kabul etmek haksızlıktır.

İnsanların fikirlerini, düşüncelerini, hayat tarzlarını zorla değiştirmeye çalışmak adaletsiz bir tutumdur. İnsan hak ve hürriyetlerine yapılmış bir saldırı asla kabul edilemez. O zaman insanlar eşit mi, değil mi? İnsanlar eşitse sorumluluk alanları da neyin nesidir? İnsanlar eşit değilse güçlü olan, güçsüzü niye ezmeyecek?

İki zıt görüş ve değerli bir problemle karşı karşıyayız. Savaşlar eşitsizliği savunan insanlar yüzünden mi çıkıyor? Aynı insanlar çeşitli beyannameler düzenleyerek insan hak ve hürriyetlerini tüm dünyaya beyan ediyorsa bu insanlara nasıl olur da eşitsizlik sever diyebiliriz? Bu işte kirli bir düzenin varlığı hemen kendini gösteriyor. Çağlar boyunca bu kirli çark dönmeye devam ediyor. İnsanlar güçlendikçe, konum ve makamı yükseldikçe fikir ve düşünceleri değişkenlik gösteriyor. “Biz üstünler olarak birbirimize eşitiz, siz zavallılar ile ise denk ve eşit değiliz.” Bu denklemi illa ki devletler arası bir denklem olarak görmeyin. Basit bir mahallede herhangi bir sokakta, kahvede bile bu denklem geçerlidir.

Ailede bile bu denklem sürüncemededir. Eşler bazen eşit, bazen eşit değildir. Bu eşitsizliği -eşitliği eşlerden biri veya ikisi birden bozup dengeleyebilir. Bir an gelir ki koca eşine üstünlük taslarken aradan az zaman geçince kadın eşine üstün olmaya başlayabilir. Bunu sadece fikirler ve teoriler başarır. Halk arasında buna basitçe ve sıradan karı – koca kavgası dense de müthiş bir felsefe ve psikolojiyi ruhunda barındırır. Koca karısına kadınlık öğretmeye, yapmaya başlayabileceği gibi; Kadında kocasına kocalık öğretmeye, yapmaya başlayabilir. Eninde sonunda bir denge bulunmuş olur ve eşitliği biri bozana kadar sükûnet ortamı sağlanmış olur.

Ya iç kavgalarımız, onlarda eşitlik var mı? Bitmek, tükenmek bilmeyen iç ses kavgalarımızda bir eşitlikten bahsedebilir miyiz?

Her an, her saniye konuşan, eleştiren iş sesimize bile gücümüz yetmiyorken hangi eşitlikten bahsedeceğiz? İç sesimiz saf – berrak bir şekilde bizi ele verir. “Hatalısın, haksızsın, tutarsızsın” diye bağırır. Sonra yine aynı ses “hatam yok, haklıyım, tutarlıyım” der. İç ses, iç sesle kavga eder. Biri diğerini bastırmak için kanıtlar bulmaya çalışır. Tıpkı insanlar arası tartışmalar gibi bu iç ses tartışması da uzar gider. İnsan bu iç ses kavgasını bastırmaya çalışır ama kavga bitmeden bunu başaramaz.

Bazen iç ses “bal gibi suçlusun” derken, dış ses dile gelir “hayır yüzde yüz suçum yok” der. Bazen de tam tersi olur. İnsanın içi ve dışı bir olduğu zaman denge sağlanır ve hakikat ortaya çıkar. Eşitlikte hakikat varsa niye eşitsizliği savunalım? Eşitliği başarmak için mücadele etmek gerekir. Bu mücadele olmadan eşitlik sağlanamaz. Özveri ve mücadele ile eşitsizlik giderilmeye çalışılır. Bunun için kanlı savaşlar bile gerekebilir. Buhran zamanları oluşabilir. İnsan iç sesini dış sesine uydurabilmek, eşler eşitliği sağlayabilmek için sayısız kavgalar ve buhran zamanları yaşayabilir.

Eşitsizlik korkulacak, tiksinilecek bir değer değildir. Aksine mücadele isteyen, özveri gerektiren bir eylem biçimidir. İnsanlar eşit olmak istemiyorlarsa sorun yoktur diyemeyiz. Eşitsizliğin olduğu her ortamda sorun vardır.

En nihayetinde eşitsizlik olmadan eşitlik olamaz…

Ah şu kadınlar – Tehlike çanları çalıyor!

Kadın öyle bir canlıdır ki erkek için, olsa bir dert olmasa başka bir derttir.

Erkek, kırk tilkinin kuyruğunu ustalıkla birbirine bağlarken kadının karşısında acze düşer.

Kadın bir nurdur, bakanı yakar bakmayanı ışıtır.

Erkek, ciltler dolusu kitap okusa yine kadını anlayamaz. Kadının erkeği anlaması için iki satır bile fazladır.

Kadının cazibesi ile erkeği parmağında oynatması asla başarı değildir.

Kadın, erkeği başarılı yaparsa görevini yerine getirmiş olur. Asıl marifet budur.

Kadın insanlığın mayasıdır. Kadın mayası bozulursa insanoğlunun sonu gelir.

Erkeğin bakış açısı ‘cinsellik ötesine geçen toplum’da kadına şiddet olmaz.

Kadın cinselliği ile öne çıkan toplumlar, medeniyet harmanından uzaklaşır.

Çürük yumurtanın çok pis koktuğu gibi kadın bedeninin değer kazandığı toplumların kültür havzalarından kötü kokular gelmeye başlar.

Kadın şefkati, merhameti ve annelik hissiyatı yerine bedeni ile gündem oluyor ve prim yapıyorsa ticari bir meta olmaya başlamıştır.

Kadını varlık değerlerinin dışına çıkartıp onu erkeğe benzetmek, kadını kutsallaştırmak, reklam unsuruna çevirmek ontolojik varoluşsal açıdan kadına yapılan en büyük ihanettir.

Feministlerin artık alışılagelmiş dövizleri, pankartları acaba kadınlar için ne tür bir fayda sunuyor?

Taşıdıkları dövizler, pankartlar tam erkeklerin arzu ve isteklerine göre ise bunun neresi feminist duruştur?

Bir kadın bunu bilemez mi? Çok iyi bilir! Orada amaç elbette ki ses getirmektir.

Kadın ile bayrak, ezan ve kutsal değerler arasında mesafe koymak isteyenler hiçbir şeyi bahane edemezler. Bu bir feminist çığlık olamaz.

Hiçbir kadın, kutsal değerlere bilerek savaş açmaz.

Kadınların çağrısı, çığlığı ve eylemleri boşuna değildir. Lakin kadınlar da en az erkekler kadar bu durumun ortaya çıkmasından dolayı suçludurlar.

Kadınlarımız, genç kızlarımız neyi niye örnek alıyor?

Kolay kazanılan para ve şöhret (gösteriş) için kadının feda ettiği değerleri ile erkeğin kadına bakış ekseni arasında doğru orantı olduğu acaba bilinmiyor mu?

Sosyal medyadan servis edilen görselleri peşinen kabul eden, ezanı ıslıkladıkları dedikodusu sebebiyle Feministlere saldıran İslami camianın erkeklerine (kadınları istisna) ne desek azdır.

Taksim’deki kadınının ne söylediğinden, ne yazdığından bize (erkeklere) ne ki?

Bizler o kadının can, mal ve namus güvenliğini koruyabiliyor muyuz? Böyle bir sorumluluğumuz var mı?

Erkeklerin kadınlara bakışı mı değişti ki onların yapıp ettiklerini sorguluyoruz?

Müslüman, nasıl oluyor da hakkında bilgi sahibi olmadan bir mevzu üzerine eylem kararı alabiliyor?

İnsanlara saldırıp onlara hakaret edebiliyor!

Efendiler, bakıyorum da hep sınıfta kalıyoruz!

Hanım kardeşlerimiz ise güzel görünmek için bir sürü para harcıyor.

Onlar kalbi güzel olanın daha değerli olduğunu, bu değerin para ile satın alınamayacağını bilmiyor olamazlar.

Erkeğin zaafı kadın, kadının zaafı gösteriş olduğundan –bunlar birbirini tetikleyen unsurlardır- “Sırat Köprüsü”nün üzerinde olduğumuz gerçektir.

Bu sebeple kadın unsuru, erkek için başlı başına bir dert oluyor.

Rabbimiz kadını ve erkeği kendi zaafları ile imtihan etmek üzere yarattığından, bu iki zıt cinsin emir ve yasaklara uyduğu zaman huzur içinde yaşayacağı muhakkaktır.

Asli unsurdan ziyade, tali unsurlarla çözüm arayışı kavgaya, nefrete, cinnete ve cinayete kapı aralıyor.

Zaaflar törpülenmek yerine beslendiğinde ise toplumun huzuru bozuluyor.

Kadın erkekten soğumaya başlarken, erkeğin kadına olan arzusu artış gösteriyor.

Feminist ve diğer marjinal fikirlerin kabul görmesinin sebebi beslenen bu zaaflardır.

Toplumdaki kadını, erkeği yaptığı fiillerinden dolayı suçlamak yerine (tali unsurlar) bu fiilleri ortaya çıkaran sebebin (asli unsur) kaynağı kurutulmalıdır.

Bu kaynak kurutulmadığı sürece kadınlar gösteriş yarışı içinde olmaya devam edecek ve erkekler bu oltaya, tuzağa düşecek.

Erkek sevdiği, hoşlandığı kadını elde edemeyince onu öldürmeyi dahi düşünebilecek!

Erkeklerin kadınlara olan zaafı arttığı için kadınlara tacizler, tecavüzler ve aile içi sapkınlıkların sonu gelmeyecek!

Kadınlar eşlerine olmadık baskılar yaparak daha fazla güç, makam, para kazanmalarını isteyecek! Bu olmadığında kadının öfkesi kabaracak ve aile içi şiddet tırmanışa geçecek.

Erkekler belli bir zaman sonra kadın düşmanı olacağından -erkekler bir arada yaşamaya başlayacak (erkek erkekten hoşlanacak)- kadınlarla cinsel yakınlaşmaları olmayacak.

Kadınlar kötü varlık haline dönüştüğünden toplumdan dışlanacak veya küçükken kız çocukları öldürülecek.

Kadın-erkek ilişkilerinin tarihi serüveni buna şahitlik etmiştir ve gelecek nesillerin benzer şeylere tanıklık etmesi olasılık dışı değildir.

Tehlikenin farkında mısınız?

.

Muhammed Işık, dikGAZETE.com

Sen Hiç Harfe Köle Oldun mu?

df4ba0ce539e467792f469cd3da5453f.jpg

 

Düşündüğüm şeyin düşündeyim. Eh birazcık da peşindeyim.

Geliyor zaman ve bitiyor mekân. Git istersen peşinden yakalan! Bilmediğin şeyler yalan! Var birazda sen oyalan. Kelimeler seni kapsıyor, sen kelimelere tutsaksın.

Bildiklerini unut gitsin. Umut hiçbir zaman bitmesin.

Dere kenarında oynaşırken keneler, sökülünce elinde kalır işte böyle kelimeler! Sen kelimeleri küçümsediğin için başına bela oldu keneler. “Bana ne kenelerden” mi diyorsun? İyi peki sen bilirsin!

Burası benim böcek mezarlığım. Hoş buraya mezarlık denemez belki. Burası bazılarına göre bir müzedir, belki de bir sergi. Buranın ne olduğunun bir önemi yok aslında. Mesela şu sineğin suçu çok havalanmaktı. Ben havalıları, birden havalananları sevmem demiştim ona. Dinlemedi beni ve ölümü seçti. Söz dinlemeyenin hali burada böyledir, orada nasıldır bilmem!

Burada asılı duran örümceği soruyorsan o neden burada hemen sana anlatayım. Baktım kendi halinde çalışıyor. “Ne yapıyorsun?” dedim. “Ağ örüyorum” dedi. “Bugün buraya ağ ören yarın başıma çorap örer” deyip fişini çektim. İyi etmemiş miyim? Her mekânın bir kanunu, nizamı ve intizamı var. Kural kuraldır.

Karıncalar neden burada öyle mi?

1 Mayıs olmuş bu beşi çalışıyor. Siz izin verdiğim bayram günü niçin çalışırsınız? Baktım bunlar kanun nizam tanımayan anarşistler hemen hükmü verdim. Ölüm… Kanun önemli. Bak şu çekirgeyi gördün mü? Zavallı çekirge! Ona “olur olmaz her yerde zıplama” demiştim. Sen git kaynayan suçun içine düş. Zamansız ve hesapsız zıplamanın elbet bir cezası olacaktı.

Bilmem farkında mısınız? Aşağı indiğini düşünenler aslında hep yukarıya çıkıyorlar. Oysa onlar hep aşağılarda olmayı temenni ederler. Yukarılar onlara göre değildir. Fakat onlar yukarı çıkmış olduklarını aşağıya indiklerini umduklarında fark ediyorlar. Yani iş işten geçtikten sonra!

Üşütmeseler iyi olacak. Neyi mi? Tabi ki de kafayı.

Belki bu sefer iyi gelecektir yukarıda olmak onlara! Dün de öyle demiştim, bu sabah da. Bu işte bir düzen var. Birileri kafayı bulurken bazıları da üşütüyor. Bir kere de üşütenler kafayı bulsalar olmaz mı? Neden hep kaybeden (kazanan) tarafta yer alıyorlar?

Kaybeden kaybettiği şeyi ararken onlar ise hep hükümsüzdür tabelası asıyorlar. “Hüküm Allah’tan” demek kolaylarına mı geliyor? Önemsemeden yaşayıp giden birer fukara mı bunlar bilinmez!

Ne diyordum? Burası benim böcek mezarlığım! Düşündüğüm şeyin düşünde olmak için ara sıra buraya geliyorum. Aman sizde dikkat edin kenelere, kelimelere takılmadan yürüyün. Sizde düşünüzde düşerseniz suçlu olarak sakın ha beni hedef göstermeyin! Bu yüzden uyarıyorum sizi.

Bir harf neyi değiştirir diyen var mı bilmem? Sadece bir örnek bile yeterli oysaki! Her kim bir harfin kölesi olmak istemezse bilsin ki o zat zaten bir harfin kölesidir. İstesen de istemesen de harfin kölesisin!

Bir harfin varlığı veya yokluğu o kadar önemlidir ki yersiz, aceleci olarak ağızdan, kalemden, parmaktan ansızın çıkan bir harf insanı olmadık bir maceraya sürükleyebilir.  “Aman yoksa yok bu kadar kafana takma” diyebilen çıkar mı acaba? Sanmam. Az çok dili yanmıştır çünkü. Bilir her harfin değerini. Yazarken çok dikkat eder harflere. Konuşurken dikkat etmediği her harf onu esir alır.

Bir kadına “yolcu musun?” diyecekken dalgınlıkla “yollu musun?” demeyi ister mi insan? Kim ister ki böyle yüz kızartıcı bir şeyi? Yerli yerinde kullanılmalı kelimeler ve harflerin gücünü kimse küçümsememeli!

Hatanın affı yoktur bazen! Bir harf yüzünden böyle acınası duruma düşmeyi kimse istemez. O yüzden kıl gibi ince ve kılıç gibi keskindir harfler. Akıllı insan bilir bunu. Düşünen insan farkındadır bir harfe neden köle olması gerektiğinin. Her harf kendi sarayının sultanıdır. Kelimenin gücünü şimdi daha iyi anladın mı?

Sen hiç harfe köle oldun mu?

Sahi sana kelebeklerin, at sineklerinin ve hamam böceklerinin bulunduğu yerleri gösterdim mi?

YAZAR HAKKINDA

fikrikadim.com sitesinin görüllü editörü
  •  Site Yorum
  •  Facebook Yorum

Bir yorum bırak

İsim (gerekli)E-Posta (gerekli)Website

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Kadının fendi herkesi yendi

Kadın, nefsinin peşinde gidenler için bir bulunmaz bir araçtır.

Kadını afişlerde, podyumlarda, reklam filmlerinde ve cinsel obje olabileceği birçok yerde görebiliriz.

Toplum mühendisleri bu sebeple kadın cinselliğini ön planda tutmak için türlü yollar buluyorlar.

Kadın, toplumun vazgeçemeyeceği bir etken olduğundan dolayı kültürün, sanatın ve erkeğin merkezindedir.

Ailenin ana unsuru kadındır. Kadın olmadan aile olmaz.

Her türlü karışıklığın ve düzenin ana ekseninde kadın vardır.

Eşitliktenadalettenözgürlükten bahis açıyorsak bilinmelidir ki çözüm – sorun merkezi kadındır.

Kadın kavramı, bazıları için satılacak mal, töre ve namus uğruna öldürülecek bir av veya bir reklam, markadır.

Medeniyet akımları insanları maceraperest yapmıştır.

Kadının yok hükmünde olduğu bir toplumda medeniyetten söz etmek mümkün değildir.

Ne zaman ki kadın el üstünde tutulur; Medeniyet tohumları işte o zaman yeşermeye başlar.

Kadın bu kadar vazgeçilemez, değerli olduğundan dolayı; Kadın Hakları, Anneler Günü, Sevgililer Günü ve Dünya Kadınlar Günü gibi birçok anlamlı günü kutluyoruz!

Kapitalist sistemin, kadını marka ve reklam aracı olarak görmesi işte bu anlamlı günlerde daha çok ortaya çıkıyor.

Başkaca günlerde kadını, hiç hükmünde gören sistem, peydah ettiği bu günlerde nedense kadını göklere çıkartıyor.

Kapitalist sistem, kadını meta olarak görürken ülkemizde yapılan yasalarla kadın, koruma altına alınmaya çalışılıyor.

Ailenin korunması için özel bir çaba olduğu ortadadır lakin batı sisteminin entegreyasaları, ne yazık ki aile yapımıza ciddi zararlar veriyor.

Kapitalist sistemin şartlarına göre belirlenmiş yasalarla aileyi korumamız zaten mümkün değildir.

Bu sebeple, sokakta, çarşıda, pazarda, AVM’de, evde ve her yerde kadınımız,erkeğimize göre daha hür ve ayrıcalıklıdır.

Pozitif ayrımcılığa muhatap kadınların cüzi bir kısmı bu ayrıcalığı kötü amaçlıkullanıyor da olabilir.

Mevcut şartlarda ‘kadının fendi, erkeği değil herkesi’ daha kolay yenebiliyor.

Kadın her daim haklıdır” anlayışı çoğu zaman yuva yıktığı gibi, sosyal adalet dengesini de paramparça edebiliyor.

Modernizm, kadını kendine köle ederken, kadın da erkeği kendine uşak ediyor.

Mevcut yaşama şartlarında, erkeğin aile yuvasını koruması için ‘kadına koşulsuz itaat etmesi’ şarta bağlanmış gibi görünüyor.

Kadın çalışıyor ve kendi rızkını temin ediyorsa erkeğe bağımlı olmadığından eşe ihtiyaç duymuyor, evlenme ihtiyacı hissetmiyor.

Evlenmiş olanlarsa, boşanma biletini cebinde taşıyor.

Kadın cinayetleri, tacizler, tecavüzler, “mobbing” uygulamaları gibi nahoş hadiseler ise kadının daha fazla erkek düşmanı olmasına yol açıyor.

Aile içi şiddete, tacize, tecavüze muhatap olmuş veya bu durumu gözlemlemiş kişilerin evliliğe bakışı değişiyor, bu kişiler evlilikten soğuyor.

Merhum Neşet Ertaş’ın “Kadınlar insandır, erkekler insanoğlu” tabiriyle anlatmaya çalıştığı kadın varlığını elbette ki yok sayamayız.

Madem “Cennet anaların ayağı altındadır” ona göre kadınlara (analara) sevgimiz, saygımız, hoşgörümüz, pozitif ayrımcılığımız olmalıdır.

Devletimize düşen görev, yasal düzenlemeler yaparken toplum şartlarını göz önüne alması, aile yapısını bozacak nüanslardan uzak durması ve kadını korurken erkeği kadına tutsak etmemesi gerekliliğidir.

Cumhurbaşkanlığı bir çalışma komisyonu kurarak (Aile Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, TİHEK, KDK vs.) bu konuyu tüm boyutlarıyla analiz etmelidir.

Devlet, kadın haklarını en üst düzeyde koruma altına alırken, erkeğe de eşdeğer hak ve yükümlülükler yüklemelidir.

Erken yaşta evliliğin oluşturduğu sosyal ve adli sıkıntıları çözerken, taciz ve tecavüzolaylarına karşı yaptırımları caydırıcı seviyelere taşırken, hakkaniyet unsurundan taviz vermemelidir.

Kadının markalaştırılmasının önüne geçecek yasal düzenlemeler yapılıp reklamunsuru olmasının şartları belirlenmelidir.

Aileyi çöp olarak görenler ve toplumu paramparça etmek isteyenler öncelikli olarakkadın faktörüne saldırmıştır.

Kadına bakış değişirse aile ve toplum da değişmektedir.

Modern anlayış, kadını değiştirip dönüştürürken aileyi parçalıyor, toplumu tarumar ediyor.

Yıllar sonra kadının dönüşümü tamamlanınca kadına ihtiyaç kalmayacaktır.

Tarihsel dönüşüm faktörü gereğince Arap toplumunda geçmişte olduğu gibi yarın yinekız çocukların toprağa gömülmesi, öldürülmesi meşru hale gelecektir.

Kadının fendi olanlar (modern değişime çanak tutanlar) bu tuzağa düşmemelidir.

.

Muhammed Işık, dikGAZETE.com

Fikir üreticileri aranıyor!

Bilinçaltımızı birileri bir şekilde yönetmeye çalışıyor.

Güncel konuları takip ettiğimizde zihnimizde yer eden konu başlıklarını bir yere not ettiğimizde bu durum daha iyi ortaya çıkıyor.

Bizler bu duruma seyirci kalırsak akıntıya kapılıp gitmemiz içten bile değil!

Kavramlaştırılan şeyler ile aklımızın bulanıklaştırılmaya çalışıldığını söyleyebilirim.

Müslümanlar için mevzuyu biraz özelleştirecek olursak muhafazakâr” ve “modernkavramlarının birbirine ters olup olmadığının bilinç düzeyinde anlam bulduğu konusunda ciddi şüphelerim var.

Kafalarımız çok karışık.

Dile getirmeye çalıştığımız şeylerle beklentilerimiz çoğu kez çelişiyor.

Fikir dünyamız, güncelleme sorunu yaşıyor.

Bu sebeple günü, gerektiği gibi eksen kaymasına uğramadan yaşamak kimileri için oldukça zor oluyor.

Şartlar – koşullar gelişme gösteriyor lakin düşüncelerimiz değişmiyor.

İstisnasız kabul edeceğimiz şeyler günün şartlarında değişime uğrayabiliyor.

Farklı rotalara, eksenlere kabul edeceğimiz şeyler dağılabiliyor.

Öz çekim” ile kendimize çekidüzen vermemiz bu sebeple gerekli hale geliyor.

Kamu kurumları, günlük siyasal akımlara, göstergelere göre rotasını değiştiremez.

Devlet aklı” dediğimiz şey kişilere, siyasal partilere ve günlük siyasete göre eksen tayin edemez.

Saplantı haline gelen ideolojik ön koşullar ile Devlet Aklı aynı kefeye konamaz.

Siyasal liderler (Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Necmettin Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan) hiçbir ayrıma tabi tutmadan devlete hizmet etmiş ve etmekte olan siyasetçilerdir.

Devlet; hiçbir kişiye, zümreye, partiye muhtaç değildir.

Siyasetçileri bir şekilde devletin muhtaç olduğu kişiler olarak lanse etmek büyük hatadır.

Siyasetçiler, kamu gücünü kullanarak doğru ve yanlış kararlar alabilir.

Kamu faydasına olan işlerini alkışlarken, zararına olan işlerini ise eleştiririz.

Kavram kargaşasından devleti, kamuyu uzak tutmamız gerekiyor.

Siyasetçilerin ideolojik fikir ve eylemleri ile devleti, kamuyu aynı kefeye koyamayız.

Sağ veya sol siyasetçilerin iktidara gelmesiyle devletin sağ veya sol siyasal akımlara kayması düşünülemez.

Devlet gibi kamu yöneticilerinin de siyasal akımlara göre devleti idare etmesi doğru bir davranış değildir.

Sağ (sol) siyaset ülkeyi yönetirken, sol (sağ) görüşlü kamu idarecilerinin kamuda pasif hale getirilmesi kabul edilemez.

Siyasetçiler gibi düşünürlerin, siyasal akımlardan etkilenip saplantılı fikirler üretmesi de etik olamaz.

Kendimizi geliştirmek için eskilere takılıp kalma hastalığından kurtulmamız lazımdır.

Rol model olarak Fatih Sultan Mehmet’i seçen bir siyasetçinin sabah – akşam Fatih’igündeme getirmesinin ülkeye ve o kişiye zerre faydası yoktur.

Model alınan kişinin yaptıkları ve yapmaya çalıştıklarını hedefleyenler, ülkeye ve millete faydalı iş yapmış olurlar.

Kendine rol model olarak Necip Fazıl’ı, Cemil Meriç’i, Yedi Güzel Adamı, Mehmet Akif Ersoy’u, Aziz Nesin’i vs. alan yazarlar, model aldığı kişiye ait kitapları okuyarak topluma bir fayda sağlayamaz.

Örneğin Orhan Gencebay’ı örnek model olarak alan bir müzisyen, yaptığı bestelerle onu geçmeyi hedeflemedikten sonra taklitten öte bir iş yapmış olmaz.

Mustafa Kemal Atatürk, siyaset yapmak isteyenler için çok iyi bir örnek olsa da ne yazık ki Atatürkçülük yapmaktan öte onun fikir ve gayretlerini, hedeflerini aşmaya çaba harcayan bir siyasetçi olmamıştır.

Yeni bir Necip Fazıl, Orhan Gencebay, Mustafa Kemal Atatürk” çıkartmaya hevesi, böyle bir gayreti olan yok gibi bir şey.

Fikir dünyası geçmişte kalmış, bir türlü günceli yakalayamayan ve böyle bir derdi de olmayanların devlete ve millete faydalı olması düşünülemez.

Günümüz Müslümanı nasıl yaşamalı?” diye bir endişesi olmayan insanların,geçmiş Müslümanları övmesi, anması veya hatırlaması, içi boş ceviz kabuğunun güzel görünmesi gibidir.

Günümüz sorunlarını nasıl çözeceğiz?” sorusu sorulduğunda “Eflatun’danmevzuyu açıp, geçmişe dair fikirleri papağan gibi dile getiren ve yeni bir fikir üretme gayreti içinde olmayanlara diyecek sözümüz yok.

Evet, İbn-i Arabi de okuyacağız Platon da. Bu konuda bir sıkıntımız yok.

Güncel fikirlerimiz olması için geçmiş tecrübelerden elbette ki yararlanacağız.

Lakin, geçmiş saplantılarımız bizi ileriye götürmedi, götürmüyor da!

İslam ahlâkını günümüz şartlarına göre eğip bükmeden yazacak fikir adamları neredesiniz?

Sağımız, solumuz, kıyımız, köşemiz küflenmiş fikirlerin esareti altında.

Bu temizliği yapabilen “er yürekliler”, geleceği inşa edecek olan gözü pek, zihni açık mert insanlardır.

.

Muhammed Işık, dikGAZETE.com

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla